Birinci Yılında Beyrut Patlaması: Lübnan Daha Kötüye Gidiyor

0 Shares

Lübnan’daki siyasi liderlerin etnik-dini kimlikleri kullanarak ticari çıkar temelli kronik bürokratik tıkanıklıklar, ülke halkının 2019 yılından beri durdurak bilmeyen ve her defasında farklı sebeplerle lakin nihayetinde aynı sistemsel soruna dayanan protestoların başlamasına vesile oldu. Fransız Mandası döneminde temeli atılan ve yaşanılan her krizde biraz daha makyajlanarak lakin temeli aynı tutularak devam eden bu süreç 4 Ağustos 2020 tarihinde Beyrut’ta yaşanan patlamayla artık değişime muhtaç olduğu gerçeğini ortaya çıkardı. Yapılması gereken reformlar için bir yıldır uluslararası ve ülke içi tüm baskılara rağmen değişim henüz başlayabilmiş değil. Ve her geçen gün bunun aksatılması Lübnan’ı ve halkı iktisadi, psikolojik ve manevi anlamda sona getiriyor.

 

COVID-19 sebebiyle zor dönem geçiren Lübnan için Beyrut Limanı’nda yaşanan patlama, ülkenin en kötü günlerine doğru gidişinin başlangıcı oldu. 4 Ağustos tarihinde saat 18:15’de gerçekleşen amonyum nitrat kaynaklı ikinci patlama şehrin kuzey bölgesine önemli derecede hasar verip, limanı bir süreliğine kullanılmaz hale getirirken patlama hem çevre şehirler hem de ülkelerden rahatlıkla görülebilir şekilde cereyan etti. Patlamanın birinci senesi yaklaşırken, ülkedeki gidişat daha da kötüye, patlamanın akıbeti ise ülkenin bir kronik sorunu olan ‘çözümsüzlük’ halkasına yenisinin eklenmesine sebep oldu.

 

4 Ağustos günü Beyrut Limanı’ndaki 9 numaralı ambardaki yangın, 2.750 ton amonyum nitratın bulunduğu 12 numaralı ambara sıçrayarak şehri sarsacak, camlarla kaplanmış binaların tuzla buz olmasına sebebiyet verecek patlama yaşanmasına neden oldu. Sheffield Üniversitesi’ndeki araştırmacılar bu patlamanın tarihte nükleer olmayan en büyük patlamalardan bir tanesini olduğunu söylüyorlar. Böyle bir ortamın ışığında, çoktan kötüye giden ekonomik ve siyasi şartlar altında Beyrut’taki patlamanın mahiyeti araştırılmaya başlandı. Elbette göründüğü kadar kolay olmayan sürece girildi. Eleştirilen odağında kuşkusuz ülkenin yönetiminde yıllardır hakimiyet kuran, modern bir feodal sistem içerisinde siyasi faaliyetler yürüten odaklar vardı. İlk önce Beyrut Gümrük Müdür Bedri Zahir konuyla ilgili bir açıklama yaptı. Zira bu kadar patlayıcının limanda ne işi olduğunu açıklayabilecek ilk isim kendisiydi. Kendisinin yaptığı açıklama, Lübnan’ın en büyük kenti, başkenti ve kalbi olan Beyrut’un merkezinde bu kadar patlayıcının bulunmasına yönelik değildi. Altı defa hakime istekte bulunmalarına rağmen patlayıcı maddelerin limandan taşınmadığı yönündeydi. Patlamanın hemen ertesi gününde yapılan ilk incelemeler ve medyaya konuşan isimsiz yetkililerin ışığında tonlarca amonyum nitratın limandaki varlığının devlet kademelerince bilindiği oldu. Patlamadan sadece altı ay önce bir teftiş kurulunun amonyum nitratı incelemek üzere ambara geldiği ortaya çıktı. Peki 2.750 tonluk bu amonyum nitrat nasıl oldu da Beyrut’a ulaştı?

Beyrut Durağı

Moldova bayraklı ‘Rhosus’ gemisi 2013 yılında Gürcistan’daki ‘Rustavi Azot’ şirketinden Mozambik’teki ‘Fabrica de Explosivos’ fabrikasına 2.750 tonluk amonyum nitrat sevkiyatı yapıyordu. Son derece tehlikeli olan bu kimyasala ek olarak geminin sahibi İgor Grechushkin, fazladan kargo alması için kaptan Boris Prokoshev’e Beyrut’a uğramasını söyledi. Lübnan’dan alınacak yeni malzemeler, Ürdün’deki Akabe Limanı’na bırakılacaktı. Beyrut’ta ilave kargonun eklenememesi ve liman kira ücretinin ödenememesi sebebiyle Lübnanlı yetkililer gemiye el koyma kararı verdiler. Onbir ay boyunca kaptan ve üç mürettebat yasal zorunluluklar sebebiyle gemide kalmak zorunda kaldı. Kaptanın yakıtı satması ve avukatların, patlayıcı maddenin dört kişinin hayatını tehlikeye atmasını gerekçe göstermesi ile mahkeme kararı sonucunda çalışanlar Beyrut’u 2014 yılında terk edebildiler. Mürettebatın gitmesinin ardından amonyum nitrat güvenlik açısından limandaki ambara kapatıldı. Lübnan’ın yaptığı soruşturmada ise amonyum nitratın ambara kapatılmasından, saklanmasına kadar olan süreci ihmaller zinciri olarak ele aldı ve liman güvenliğinden sorumlu olanların ev hapsine alınması gerektiğine karar verdi.

 

Yerel makamların gerçeği söylemeyeceği ve yetersiz teknik altyapı nedeniyle kamuoyunda uluslararası bir soruşturmanın yapılması için istek artmaya başladı. Lübnan Cumhurbaşkanı Mişel Aun ise bunu ‘egemenliğin ihlali’ ve ‘zaman kaybı’ olarak nitelendirerek bu isteği reddetmekle yetindi. Bu noktada kuşkusuz hükümetin istifa etmesi, Batılı ülkelerin Lübnan’a artan yaklaşımı ve Hizbullah’ın müttefiki olmasının da etkisiyle ülkedeki en güçlü otorite olarak -doğal bir şekilde- kendini görmesi, iç sorun olarak görülen bu patlamayla kendisinin başa çıkabileceği, güçsüz olmadığı imajını çizmek için yapılan bir açıklama olduğu düşüncesini doğuruyor. Ancak buna rağmen Interpol, FBI ve Fransa’nın konuyla ilgilenen yetkilileri Lübnanlı meslektaşlarına hem yerel hem de dünya çapında destek olmak için çoktan Beyrut’ta yerlerini almışlardı.

Beyrut Liman Patlaması şehir etki alanı

Kahraman Olmayı İstemek: Lübnan’a Dönüş

Beyrut’taki patlamaya en büyük tepki veren ülke ise kuşkusuz Fransa oldu. Misyonerlik faaliyetlerinin yapıldığı, Mandacılık geçmişi olan ve bağımsızlığın ardından dahi kültürel, ticari ve siyasi alanlarda Lübnan ile ilişkilerini sıkı tutan Fransa, bu yaşananlara karşı hızla harekete geçmeye karar verdi. Fransız eski diplomat Michel Duclos, Beyrut Patlaması’ndan sonra Fransa’nın Lübnan’daki varlığına şu şekilde yaklaşıyor: “(Bu adım) İstikrarın sağlanması için devlet otoritesinin sağlanması gerektiğine inanan bölgedeki Fransız diplomasi geleneğine uyuyor.” Fransız sağı ve solundan isimler Macron’un Beyrut ziyaretini o dönem ‘sömürgeci zihniyet’ ve ‘fırsatçı davranış’ olarak niteledi. Bir diğer Fransız eski diplomat Philippe Moreau Defarges ise Macron’un ziyaretini değerlendirirken kendisi için “Bir şeyler yapmak istiyor… Yeni de Gaulle[af] Charles de Gaulle son derece karşı olmasına rağmen Lübnan, 1943 yılında Britanya ve Amerika’nın baskıları sonucunda bağımsızlığına kavuştu [/af] olmak istiyor. açıklamasında bulundu.  Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron daha Beyrut’a varmadan önce yaptığı açıklamalarla halk ile yönetici sınıf arasında arabulucu olarak kendini konumlandırmış, yöneticilerden hesap sorabilecek ve onlara görevler verebilecek yegane şahsiyet olarak kendisini görmüştü. Macron’un Lübnan’ı değiştirmek için girdiği bu süreç, sömürgecilik tarihinin bilincinde olan bir Fransız liderin “patronluk” refleksiyle birlikte kriz durumlarında Lübnanlı liderlerin Élysée Sarayı’na çözüm için gitmeleri de kendisini kural koyucu olarak görmesine sebep olan etkenlerden biri.  Macron’un Beyrut sokaklarında halkla buluşmasının pratikte olumlu etkisinin olmayacağı, sadece patlama sonrasında yardım bekleyen topluluğa umut olmak ve siyasi yapının kronik sorunun kaynağı olduğu Lübnan’da açık olarak -tekrar- kendini kısa sürede gösterecekti. Lübnan’daki siyasi liderlerin mevcut statükonun taraftarları oldukları, yaşanan değişimin kendilerinde güç kaybı oluşturabileceği çekincesi ve devamında yaşanan yolsuzlukların açığa çıkabileceği korkusu, çok uzun yıllardır Lübnan’da yönetimi elden ele değiştirenlerin reformu kabul etmemelerine sebep oluyordu. Macron her ne kadar gizli (Hizbulah) ve açık şekilde Lübnanlı liderlere “ülkenin yeniden inşası için reformların şart olduğutelkinlerinde bulunsa da karmaşık siyasi denklem içerisindeki unsurlar bundan yana tavır almadılar. Emmanuel Macron’un Lübnan planı dört aşamalı ve kapsayıcı reform paketinden oluşuyor; COVID19 ve İnsani Durum, Beyrut’un Yeniden İnşası, Refomlar ve Seçimler. Bu başlıklar kendi içlerinde detaylara ayrılıyor. Herbiri, Lübnan’daki bir sorunu hedef alıyor. Genel olarak reform paketi şu alt başlıklardan oluşuyor;

 

Pandeminin kontrol altında tutulması ve insanlara sağlık hizmetlerinin ulaştırılması, BM koordinesinde uluslararası insani yardım, Beyrut Limanı’nın yeniden inşası ve patlamayla ilgili bağımsız soruşturma organının kurulması, Lübnan Hükümeti’nin sivil toplum ile düzenli görüş alışverişi, kamuya ait elektrik sektörüne yeni görevliler ile büyük bütçenin ayrılıp aşamalı düzenlenmesi, kamuda şeffaflık (tüm kamu kuruluşlarında işe alım, ihale, bütçe vb.) ve denetimin sağlanıp liyakata göre atama/alım yapılması, yolsuzlukla mücadele birimlerinin kurulup gerçek çalışmalar yapmaları için desteklenmeleri ile gümrüklerin sıkı takibi, bir yıllık süre içerisinde Meclis’in yeni seçim sürecini başlatması ve yeni seçim yasasıyla sivil toplumun daha çok Meclis’te temsiliyet bulması.

 

Bu reform paketinin hayata geçirilmesi için de yeni hükümetin kurulması gerekliydi. Macron’un yeni kabineyi kurmaları için yönetici sınıfı zorlaması, Berlin Büyükelçisi Mustafa Edib’in kendisini hükümeti kurmakla görevlendirilirken bulmasına sebep oldu. Lakin Macron’un ikinci ziyaretine, tüm taraflarla görüşmesine rağmen bu Lübnan ziyareti sadece Fransız varlığının ülkede resmi kanallarla kendini ortaya koymasından öteye gitmedi. Mustafa Edib’in hükümet kuramama süreci sancılı geçti. Lübnan’ın önde gelen isimlerinin verdikleri sözlere karşın bu yönde istekli adım atmamalarını Macron “müşterek ihanet” olarak niteledi. 2020 Eylül’ünün ikinci haftasına kadar kurulması için söz aldığı hükümete ek olarak COVID19 ile mücadele, patlamadan etkilenen bölgelerin onarımı, siyasi ve ekonomik reformlar neticesinde Batılı ülke ve kuruluşların maddi desteğinin sağlanmasını istiyordu. Lakin, Edib’in kuracağı hükümet teknokratlardan oluşacak olması ve her partiye istediği bakanlık makamını vermeyecek olması çatışmalarla geçen, kısa sürede son bulan bir girişim olarak kaldı. Geleneksel olarak hep aynı partilerin aldıkları önemli kurumlar olan Savunma, Dışişleri, İçişleri ve Maliye bakanlıklarını başkalarına vermek isteyen Mustafa Edib bu noktada EMEL ve Hizbullah ile çatışma yaşadı. Maliye Bakanlığı’nı her daim elinde bulunduran EMEL-Hizbullah ikilisine bu kurumu vermek istemeyen Edib, bunların hükümetin kurulma sürecinden çıkmalarını izlemek zorunda kaldı. Diğer siyasi partilerin de süreçten uzaklaşmasıyla hükümeti kuramayan Edib’in ardından Macron’un kullandığı niteleme, pek az konuda birleşen ve bunun da statükonun korunması olan, mezhebi ve etnik ayrışmadan uzak yönetici elitlerin ülkedeki rollerini en iyi sergileyen davranışlardan biri oldu. Lübnan’da reform için kararlılıkla çabalayan ve ülkeye birden fazla ziyarette bulunan Macron, uluslararası kamuoyunun ilgisini sürekli güncel tutarak, kendi ajandası dahilinde onların iç politikaya müdahalelerinin boyutunu ve desteğini arıyor. Fransa öncülüğündeki Batı grubunun Lübnanlı yöneticilere karşı yekpare duruş sergilemesindeki gücü korumaya çalışarak, Beyrut’taki değişikliklere doğrudan kendisi müdahale ederek, Amerika ve Avrupa’nın da gücünü çeşitli noktalarda baskı unsuru olarak kullanarak Lübnan krizini çözmeyi amaçlıyor.

Liman patlamasının etki dairesi

CSI: Beyrut

Beyrut Liman Patlaması ile ilgili soruşturmayı ilk yürüten isim Hakim Fadi Savan oldu. Aylar boyunca yaptığı görüşmeler, yabancı ülkelerden istenen raporlar dahilinde başta Vekil Başbakan Hasan Diab ve üç eski bakanın yargılanmasını istediğinde önceki başbakanlar, Meclis Sözcüsü ve Hizbullah liderinin direnişiyle karşılaştı. Bunun neticesinde iki eski bakanın yüksek mahkemeye yaptığı başvurular neticesinde Hakim Savan görevinden Şubat ayında alındı. Yeni atanan Hakim Tarık Bitar ise aylarca yaptığı incelemelerinden ardından pratikte biraz daha ileri adımlar atabildi. Nisan ayında sorgulanmak üzere gözaltına alınan altı güvenlik yetkilisi, geçmişte yetkilileri Beyrut Limanı’nda bulunan patlayıcı maddelerle ilgili detaylı raporlar sunarak en üst noktadaki yetkilileri önceden uyardıklarını ifade ettiler. Bu altı kişiyle birlikte liman çalışanı olan alt kademe yedi kişi daha serbest bırakılırken gözaltındaki üst düzey liman personelleri parmaklıklar ardından kalmaya devam ediyorlar. Bu süreç dahilinde hem iç hem dış kamuoyunun baskıları Hakim Bitar’ın soruşturma yürütmesini daha elverişli hale getirdi. Zira Lübnan’ın işler hale gelebilmesi için yargıdaki işleyişin de siyasi ve ekonomik reformlara paralel yürüme gereği yönetici sınıfı gittikçe zorlayan olgu halini almaya başladı. Ama bu tabii ki o kadar da kolay olmayacaktır. Geçmişi aydınlanmamış ve hatta incelenme gereği dahi duyulmamış suikastler, yolsuzluklar ve suçlarla dolu Lübnan’ın iç savaş sonrası tarihine bakılınca bu denli büyük kapılara açılan Beyrut liman patlama soruşturmasının akıbetini devam ettirebilmek pek kolay durmuyor. Hakim Tarik Bitar’ın Haziran ayının başlarında gazetecilere yaptığı açıklamada Fransa’dan gelen raporun da değerlendirilmesi dahilinde patlamanın sebebinin öğrenilmesi için fazladan iki aya ihtiyaç olduğunu söyledi. Fransız raporunun gelmesiyle birlikte hakimin patlama ihtimallerinden biri %80 oranında geçersiz kılındığı belirtildi. Bitar’ın patlamanın sebebi olarak değerlendirdiği üç ihtimal ise hata kaynaklı yangının başlaması, kasti olarak ateşe verilmesi ve hava saldırısı. Lübnan Ordusu patlamanın olduğu gün yaptığı açıklamayla herhangi bir hava hareketliliğinin olmadığını açıklamıştı.

 

Temmuz ayının başında Hakim Tarık Bitar peşi sıra yaptığı isteklerle Lübnan kamuoyunu patlamayla ilgili soruşturmanın durmadığı ve daha ileriye atılacağını göstermeyi amaçladı. İlk önce milletvekillerinden eski üç bakan; İçişleri Bakanı Nahud Maşnuk, Maliye Bakanı Ali Hasan Halil ve Kamu İşleri Bakanı Gazi Zeayter’in dokunulmazlıklarının kaldırılmasını talep etti. Meclis’in oylama yapmadan önce kanıt istemesi ve hakimin bütün kanıtları çoktan kendilerine sunduğunu açıklamasına karşın herhangi bir ilerleme yaşanabilmiş değil. Söz konusu siyasilerin de soruşturmaya hazır olduklarını, lakin Meclis’in oylamasını beklediklerini de söylemeleri esasen hem Meclis hem de bakanların zaman kazanmak ve göz boyamak maksatlı açıklamalarda bulunduklarını ortaya koyuyor. Beyrut patlamasının hemen ardından Lübnan’da siyasi ve ekonomik reform yapmak için çeşitli sözler veren, ülkeyi iyileştirmek amacıyla her şeyi yapmaya hazır olduklarını ifade eden yönetici elitin benzer şekilde geçtiğimiz bir yılda herhangi olumlu faaliyette bulunmaması soruşturma konusunda da niyetli olmadıklarını gösteriyor. Öyle ki Hakim Bitar sadece bakanları değil eski güvenlik kurum yöneticilerini de sorgulamak istemiş lakin red cevabıyla karşılaşmıştı. Lübnan’ın iç istihbarat faaliyetlerinden sorumlu iki kurumun yöneticileri; Genel Güvenlik Müdürlüğü’nün Şefi Abbas İbrahim ve karşı-casusluk faaliyetlerinde de bulunan Devlet Güvenliği’nin Şefi Tony Saliba’nın da dokunulmazlıklarının kaldırılıp, soruşturulmak istenmesi büyük gündem olmuş, olayların çıkmasına sebebiyet vermiş lakin Vekil İçişleri Bakanı Muhammed Fehmi’nin bu isteği reddetmesi Lübnan gerçekliğini tekrar ortaya koydu. Mevcut vekil hükümetin artık olumlu ve olumsuz herhangi değişiklikten çeşitli sebeplerle uzak durup, bir sonraki hükümete soruşturmayla birlikte devretme istekleri gün yüzüne tekrar çıktı.

 

Lübnan iç siyaseti soruşturmaların uygun şekilde gitmesine pek izin vermezken, uluslararası kamuoyunda gelişmeler yaşanıyor. Beklenildiği ölçüde büyük adımlar atılmasa da bazı noktaların geliştirilmesi için çalışmalar sürüyor. Beyrut Liman Patlaması ile ilgili Interpol gemi kaptanı dahil olayla alakalı üç kişiyi kırmızı bültenle aramaya başladı. Beyrut’ta yaşananlarla ilgili gerçeklerin ortaya çıkması, iç politikada yaşanan tıkanıklar sebebiyle uluslararası kuruluşların müdahil olmasını gittikçe zorunlu kılıyor.

 

Beyrut Limanı’ndaki patlamayla ilgili FBI’ın 7 Ekim 2020 tarihli raporuna erişen Reuters, yaşananları farklı açıdan değerlendirmeyi gerekli kılacak detaylar paylaştı. FBI’ın ulaştığı bulgular neticesinde Rhosus gemisinden Beyrut Limanı’nda indirilen 2,754 ton amonyum nitratın sadece 552 tonunun patladığı, geriye kalan patlayıcı maddenin kayıp olduğu bilgisine erişildi. Lübnanlı yetkililer neden sadece 552 tonunun patladığı konusunda kesin sonuca varabilmiş değil. Ancak konuyla ilgili iki teori mevcut; patlayıcı maddenin çalındığı veyahut söz konusu büyük parçanın patlamayıp denize saçıldığı.

Adli kaynakların basına verdikleri bilgiler ışığında Hakim Bitar’ın Beyrut Liman Patlaması ile ilgili yürüttüğü soruşturmanın yüzde 75’inden fazlasını tamamladığını söylediler. Lakin amonyum nitratın kayıp kısmının bulunması konusunda bazı zorlukların yaşandığını eklediler. Amonyum nitratın kaçırılıp kaçırılmadığını araştırmacıların incelemesi için Tarık Bitar, ondan fazla ülkeden uydu fotoğraflarını göstermelerini talep etmesine karşın sadece Fransa yanıt vermiş ve patlama vaktinde Beyrut Limanı üzerinde uydularının olmadığını söylemekle yetindiğini yine yargı kaynakları medya mensupları ile paylaştı. Lübnan Devlet Güvenliği’nin raporuna ulaşan AFP, bir kimya uzmanın “Amonyum nitrat Beyrut Limanı’nı dümdüz edecek bir patlamaya sebep olabileceği” noktasında devleti uyardığını ve raporu hazırlayan Devlet Güvenliği kurumunun da yetkilileri uyardığını doğruladı.

 

İnsan Hakları İzleme Örgütü’nün 3 Ağustos 2021 tarihinde yayınladığı “They Killed Us from the Inside – An Investigation into the August 4 Beirut Blast  raporunda detaylı ve titizle hazırlanmış çalışmanın sonucunda Lübnan’daki yetkililer ve kurumların patlayıcı madde ve sebep olabileceklerinden haberdar olduklarını lakin bunun için önlem almadıklarını ayrıntılı şekilde işliyor. Aynı kuruluşun paylaştığı interaktif çalışma Lebanon: Evidence Implicates Officials in Beirut Blast – Targeted Sanctions, International Investigation Only Path to Justice kapsamında ise zaman çizselgesi halinde Beyrut Limanı’ndaki amonyum nitrat ile ilgili bakanlıkların, güvenlik kurumlarının ve gümrüğün sahip oldukları belgeler ışığında 2 Nisan 2014 tarinden 20 Temmuz 2020’ye kadar olan süreçte Lübnan bürokrasisinin patlayıcı maddeyle ilgili bürokratik sürecini ortaya koyuyor. İnsan Hakları İzleme Örgütü yaptığı bu çalışmalar neticesinde de Beyrut Liman Patlaması’ndan Lübnan’daki yetkilileri sorumlu tutarak, Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Konseyi’nden bağımsız ve uluslararası mahiyette kapsamlı soruşturma başlatılmasını talep etti.

Beyrut Liman Patlaması’ndan en çok etkilenen binaların 2.5D çizimleri Kaynak

İsrail Faktörü

Bu resmi açıklama haricinde İsrail’in mevcut şartlar dahilinde Beyrut Limanı’nı vurması için sebep de bulunmuyor. Öyle ki, 2006 yılında Beyrut’un güneyini yerle bir eden, Lübnan’ın çeşitli bölgelerinde sivil kayıplara sebep olan İsrail, bu savaştan Hizbullah’ın daha güçlenerek çıktığını gördükten sonra örgüt ile olan mücadelesinde değişikliğe gitme amacı duyduğu açık. Öyle ki medya, düşünce kuruluşları ve sosyal medyayı kullanarak Hizbullah’a yönelik çeşitli kaynaklardan ülke içerisinde, bilhassa tabanında güvensizlik oluşturmayı amaçlarken, öte yandan ise dünya kamuoyunda Hizbullah’a karşı yasal bir karşıtlık oluşturmaya çalışıyor. Bu noktada eski Başbakan Binyamin Netanyahu’nun 2018 yılında da uydu fotoğraflarıyla Beyrut’ta iddia ettiği noktalardaki Hizbullah silah depolarına liman patlamasından sonra yine değinmesi bu sefer partiyi harekete geçirdi. Hasan Nasrullah’ın talimatıyla parti sözcüsü Muhammed Afifi mihmandarlığında işaret edilen binalara Batılı ve yerli gazetecilerle geziler gerçekleştiren Afifi, koordinatları paylaşılan yerlerin boş depolar olduğunu basın mensuplarına gösterdi. Hizbullah’ın mühimmat depoları kuşkusuz bir basın gezisiyle üstü kapanabilecek mesele değil. Lakin İsrail kendisini patlamadan oldukça uzakta tutmaya çalışırken, bir yandan da partinin üzerinde baskı noktası oluşturmaya çalışıyor. Hizbullah’ı kendisi değil, başkalarının veyahut kolektif şekilde silahsızlandırmanın/tüm faaliyetlerini sonlandırmanın Tel Aviv açısından daha rahat olacağı su götürmez bir gerçek. Arap ülkeleriyle barışçıl düzlemde kurmaya çalıştığı ilişkiler göz önüne alınınca, son dönemlerde İsrail’in Hizbullah’ı vurmak amacıyla bütün ülkeyi doğrudan olumsuz etkileyecek askeri saldırıda bulunmasının yarardan ziyade zarar getireceğinin farkında olacağı açık. Bu sebeple sınırda Hizbullah ve İsrail arasında yaşanan gerginliklere bakılınca sınırlı çatışmaların yaşandığı görülüyor. Bilhassa 2020 yılının Temmuz ayının son günlerinde yaşanan ufak çaplı karşılıklı gerginlikte de yıllardır karşı karşıya savaş noktasında gelmekten kaçınan tarafların sınırlı çatışmaları tekrar kendini gösterdi. İsrail için olduğu kadar Hizbullah da Lübnan’a İsrail’i sokturmaktan kaçınarak, ülkede oluşabilecek yıkımdan doğrudan sorumlu tutulmaktan kaçmaya çalışıyor. Zira, Hizbullah’ın 2006’daki siyasi konumu ile şu anki konumu birbirinden oldukça farklı. Parti artık hükümetin kuruluşundan, yerelde binlerce insana doğrudan temas eden belediyecilik ve STK yöneten çok etkin bir yapı. Bütün bu sebeplerle İsrail Faktörü en başında elenen bir şıktı.

Krizi Fırsata Çevirmeye Çalışmak: Hizbullah

Lübnan’daki her olayın parçası olabilen Hizbullah kuşkusuz Beyrut Patlaması ve sonrasındaki gelişmelerde rolünü korudu. Güçlü militan yapılanmaya sahip olması kuşkusuz partiyi parmakla gösterilenler arasında yer almasını sağladı. Beyrut’taki patlayıcı maddelerle ilişki kurulması haricinde siyasi süreci de tıkayan yapılanma olarak gösterilen yegane oluşum olarak yerini koruyor. Diğer siyasilerin patlayıcılardan haberleri olmasına rağmen önlem almamaları söylemlerinin aksine Hizbullah’ın doğrudan patlamanın kaynağıyla alakalı olduğu iddiaları belirli dönemlerde ortaya atılıyor. Hizbullah’ın bu iddiaları yalanlama açıklamaları haricinde Lübnan’daki krizi kendine farklı tabanlardan güç toplama adına meşru sürece çevirme programı mevcut. Lakin bu sefer ki medya çalışmaları 2006 ve öncesindeki vakaların aksine pek işe yaramıyor. Parti lideri Hasan Nasrullah’ın coşkulu ve etkileyici konuşmaları kendi parti tabanından başka yerde, hükümet ve devlet kadrolarında dahi etkisi bulunmuyor. Hasan Nasrullah, sonuncusu Haziran ayının sonunda olmak üzere çeşitli tarihlerde Lübnan’daki petrol krizine çözüm olmak için İran’dan ihracat yapılabileceği teklifini konuşmalarında dile getirdi. Bu teklif bilhassa ülkedeki benzin istasyonlarında yakıt kalmadığı dönemde yapılınca öncekilere göre daha da dikkat çekti. Önceki konuşmalarında bu teklif görmezden gelinir ya da hükümet tarafından olumsuz karşılanırken son seferde ise çeşitli siyasiler ve uzmanların uyarılarına maruz kaldı. En nihayetinde Amerika’nın halihazırda Lübnan’daki siyasiler ile Hizbullah’a ve İran’a uyguladığı yaptırımlar göz önüne alınınca Tahran ile yapılacak herhangi bir anlaşmanın Lübnan’ı giderek yalnızlaştırmasına ve Batı’dan gelecek yardımların da gerçekleşmeyeceği sonucuna çıkıyor. Bunu göz önünde bulunduran hükümet, Nasrullah’ın bu teklifini kesin olarak reddetmeyi sürdürdüler.

 

Hizbullah’ın bu süreçteki diğer adımı ise sağlık sektörüne yardımcı personel sağlamak oldu. Mevcut vekil Sağlık Bakanı Hamad Hasan zaten Hizbullah’ın destekleğiyle makamda bulunuyor. Ve COVID19 ile mücadele kapsamında parti, bin beşyüz doktor ve üç bin hemşireyi Lübnan’ın çeşitli yerlerinde görev yapması için Sağlık Bakanlığı’na destek olarak gönderdi. Bu hamlenin virüsle mücadele açısından kuşkusuz rolü olması bir yana Hizbullah’ın krizleri avantaja çevirme geleneği de barınıyor. Bunun başında o güne kadar hiç bulunmadıkları karşıt partilerin hakim olduğu bölgelerde halkla ilişkilerini ve karşıt tabanda kendilerine olan bakış açısında değişikliğe gidebilmek için çabalamaları gerçek olarak kendini muhafaza ediyor. Bu bölgelere, hastaneye gelen hastalara erişim şimdilik iletişim düzeyinde kalsa da partinin istihbari ve askeri maksatla bu kaçırılmaz fırsatı değerlendirmesi Hizbullah’ın bir şeyi çabuk kavrayan ve uygulayan reflekslerine oldukça uyuyor. Partinin kökenlerine inildiğinde Lübnan’ın ve Beyrut’un güneyinde devletin tüm sosyal ve kamu imkanlarından mahrum bırakılan Şii halka ücretsiz veyahut cüzi miktarda nakit karşılığında yaptıkları hizmetler hem partiye hem de Velayet-i Fakih makamına yöre halkının bağlılıklarını göstermesiyle vuku buldu. Yüksek disipline sahip ve hiyerarşik yapıya sahip olan Hizbullah, bunu resmi görevleri olmayan halka da zaman içerisinde benimsetmeyi başardı. Sadece maddiyata dayalı olmayan aynı zamanda idealize edilen fikirlerin gerekli tedrisat, vaazlar ve faaliyetlerle halka aşılamayı başaran Hizbullah, kendi kaynaklarını da aşan gönüllü insan ağı kurmayı başardı. Bu sebeple Hizbullah’ın Lübnan’daki farklı bölgelerde şartlara uygun olarak stratejik ve taktiksel insan temelli her türlü faaliyet için COVID19 tecrübelerini kullanması beklenebilir.

 

Amerika ise bu gelişmeleri göz önünde tutarak Hizbullah’a siyasi ve mali açıdan baskı uygulamaya devam ediyor. Dünyanın çeşitli yerlerindeki örgüt faaliyetlerini de yakından takip eden Amerika, Beyrut Liman Patlaması ile ilgili Hizbullah’ı işaret etti. 22 Aralık tarihinde Kongre yayınladığı kararda; son hükümetin kuruluşunda Hizbullah’ın aktif rolü sebebiyle 2019 yılından beri son iki yıl içerisinde Lübnan’daki krizin sebebi olarak yolsuzluk ve Hizbullah’ın kötü yönetimi olduğuna dikkat çekiliyor. Beyrut Limanı’ndaki patlamayla ilgili Hizbullah’ın rolünün ise liman üzerinde partinin etkisi ve kullanımının, ‘terör faaliyetleri için transit geçiş ile depo olarak tercihi’ olduğuna işaret ediliyor. FBI’ın 2.202 ton amonyum nitratın kaybolduğunu raporlamasının ardından uzun süre boyunca patlamayla yan yana getirilmeyen Hizbullah yeniden bu kaybolmaya soru işaretlerinin en başında yer alan yapılanma oldu. Sadece Hizbullah değil, bu seçeneğin yanına Şam Yönetimi de ekleniyor. Buradaki bağlantı ise Şam’ın çalıştığı Suriyeli iş insanı George Hasvani’ye dayanıyor. Hasvani, IŞİD’den petrol satın alarak Şam’a ulaştırdığı gerekçesiyle 2015 yılında Amerika’nın yaptırım listesine girmişti. The International Network on Explosive Weapons kuruluşu benzer yolun burada da izlendiğini düşünerek, Şam’ın kullanacağı varil bombalarının yapımı için gerekli amonyum nitratın Hasvani aracılığıyla alındığı iddiasında bulundu. Buna çıkış noktası da Londra’da bulunuyor. Mozambik’teki ‘Fabrica de Explosivos’ AFP’ye yaptığı açıklamada amonyum nitratın 2013 yılında ‘Savaro’ şirketinden yapıldığını belirtiyor. Savaro’nun kayıtlı olduğu adres ile Hasvani’nin işlettiği şirketin adresleri de Londra’daki aynı ikametgaha çıkıyor. Hasvani’nin Savaro ile bağlantısını reddederek, “Kıbrıslı şirketin aynı adrese daha fazla kaç şirketi kaydettiğini bilmediğinisöylerek bu davadan sıyrılmaya çalışıyor. Beyrut Barosu ve bazı mağdurlar patlamanın birinci yıl dönümünün arifesinde, doğrudan ve dolaylı yoldan sorumlu olan herkesi adaletin karşısına çıkaracaklarını belirterek bu kapsamda Savaro şirketine dava açtıklarını açıkladılar. Kayıp amonyum nitratın nereye gittiği hala belirsizliğini korurken, Şam Yönetimi’nin bomba yapımında kullandığı ihtimali güç kazanmış vaziyette.

Saad Hariri’nin Hükümet Kurma Bilmecesi

Hükümetin kurulamaması noktasında Başbakan adayı Saad Hariri ve Cumhurbaşkanı Mişel Aun arasındaki ayrılık, Aun’un isteklerine dayanıyordu. Aun ve damadı Cibran Basil, kabinede veto hakkını ellerinde tutmak için 24 kişilik bakanlık makamından 9 ya da 10 koltuğa sahip olmayı amaçladılar. Bu noktada ise diğer partilerin seçebileceği Dürzi ve Sünni bakanlıklara kendilerine yakın olan isimleri koymak istemeleri, bunu zorlamaları hükümetin kurulamaması için bütün şartları sağlıyordu. Cumhurbaşkanı, kabinenin üzerinde gücünü sağlama almak istiyor ve bunu da Hariri’ye hiç çekinmeden dile getiriyordu. Öyle ki Aun, Hariri’ye bir çerçeve sunarak kendisinden bunu doldurarak kabineyi doldurmasına istedi. Hariri ise hükümeti kurmanın Cumhurbaşkanı’nın değil, kendisinin görevi olduğunu söyleyerek Mart ayındaki bir başka toplantıdan daha sinirle ayrılarak başarısızlıklarla örülmüş ağa yenisinin eklenmesine vesile oldu.

 

Mart ayından itibaren yapılan görüşmeler de bir öncekilerinden farklı atmosferde ilerlemedi. Ülkedeki kriz her geçen gün daha da kötüye gidiyor, Lübnan lirası değer kaybediyor, enflasyon yükseliyor, yoksulluk ve açlık artıyor. Siyasilerin, kabinede daha çok hüküm hakkı ve veto şansı için hükümeti kurmaya direnmeleri Lübnan’ın değil istikbalinin önüne kendi çıkarlarını koyduklarını tabana daha da gösteriyordu. Beyrut Liman Patlaması’ndan sonra halk nezdinde siyasi partilere bakış açısı iyice olumsuz hal almaya, tepkiler çoğalmaya başladı.

 

Saad Hariri’nin mevcut hükümet yapısından farklı olarak oluşturmak istediği hükümete Mişel Aun’un karşı çıkması Lübnan’da hükümetin kurulamamasına sebep olan gerçeklerin en başında yer alıyor. Aun, kabinedeki veto gücü ile etkisini kendisine ve damadı Cibran Basil’e bağlamayı amaçlayan, bakanlık dağılımında kendi çıkarlarına uygun makamların olmaması ile bir sonraki Cumhurbaşkanı için Basil’e zemin hazırlama hususunda ülkenin içinde bulunduğu krizden çıkmak yerine siyasi otoritesini pekiştirmenin arayışında olması Hariri’nin 14 Temmuz günü istifa etmesine neden oldu. Kuşkusuz bu istifanın devamında gelecek zorluklar bulunuyor. Hariri’nin istifasının hemen ardından ülkenin çeşitli bölgelerinde insanlar sokağa çıkarak protestolarda bulundular. Zira Lübnan’ı kurtaracak dış yardımın en hızlı şekilde Hariri aracılığıyla geleceğini biliyorlardı. Her ne kadar Hariri, halkın gözünde diğer siyasilerden daha farklı konumda olmasa da ülkede en çok Sünni destekçesiye sahip isim. Suudi Arabistan ve Birleşik Arap Emirlikleri ile arası kötü olsa dahi Arap Dünyası’nın Sünni siyasi çevresiyle oldukça iyi ilişkilere sahip. Bu ilişkilere Amerika ve Fransa başta olmak üzere Batı devletlerini de ekleyince küresel piyasa ve hegemonyayı ellerinde bulunduran güçlerle yakın olması Lübnan’ın dış yatırım ve yardım ile hızlı toparlanabilmesini umuyorlardı.

 

Cumhurbaşkanı Mişel Aun ve damadı eski bakan Cibran Basil’in Lübnan’ın üzerindeki hakimiyetlerini kalıcı hale getirme çabaları nihayetinde halkı endişelendiren bir nokta. Lübnan’da mevcut cumhurbaşkanının ikinci dönem görevde kalmasına anayasal olarak izin verilmiyor. 2016 yılında göreve başlayan Mişel Aun, bir sonraki Cumhurbaşkanı olarak damadı Cibran Basil’i düşünüyor. Aun bu senaryonun aynısını teşkilatı olan Hür Yurtseverler Partisi’nin başına Basil’i geçirerek uygulamıştı. Şimdi ikisi de birlikte ülke siyasetinde daha etkin olarak hükümet meselesine doğrudan dahil olma yolunu seçiyorlar. Kendilerinin bu istekleri ne yazık ki halk bazında hoşnutlukla karşılanmıyor. Sosyal medyada sürekli olarak verilen tepkilerin sokaklara tezahürü de belirli dönemlerde yaşanıyor. Ancak insanlar bu yönetim altında Lübnan’ın durumunun daha kötüye gideceğini düşünüyorlar. Çünkü Mişel Aun’un 2005 yılından beri Hizbullah ile ittifak hali, başta Basil olmak üzere kendi müttefiklerine Amerikan yaptırımlarının uygulanmasını doğuruyor. Bu sebeple de ülkenin bir ekonomik krizden çıkması adına Batı’nın ekonomik yardımlarına ek olarak hesap verilebilirlik ve şeffaflık reformları noktasında yönetici elitlere uygulayacağı baskının da işe yaraması umuluyor.

 

Lübnan’ın eski Maliye Bakanı Ali Hasan Halil ile Bayındırlık ve Ulaştırma Bakanı Yusuf Fenyanus’a Amerikan Hazine Bakanlığı Eylül 2020 yılında “Hizbullah’a yardım ve yolsuzluk” suçlamalarıyla yaptırım uygulamaya başladı. Amerikan Dışişleri Bakanlığı Yakın Doğu İlişkileri Bürosu eski Müsteşarı David Schenker yaptırımların sadece bu iki ismle sınırlı kalmayacağını “Hizbullah’ın siyasi müttefikleri (partinin) terör ve yasadışı faaliyetlerine olanak sağlamaktan sorumlu tutulacaklarını bilmeliler” açıklamasıyla yıllardır hedef alınan Hizbullah’ın başta Refik Hariri suikastiyle ilgilinen Lübnan Özel Mahkemesi ile ilgili hassas dökümanlara ulaşması ve yaptırımları atlatarak nakit akışını sağlamaya devam edilmesinde ittifak kurduğu aktörlerin belirlendiği ve onların da engellemelere maruz kalacağını açıkça belirtti. Bu belirtmenin ardından Cibran Basil, Kasım ayında yaptırımdan payını aldı. Lübnan’ın Telekom, Enerji ve Su ile Dışişleri’nde bakanlık görevini yürüten Basil için Amerika “Birbiri ardına gelen hükümetlerin; borcu azaltma, başarısız altyapı ve elektrik kesintileri devam ederken devleti milyarlarca zarara uğratan enerji sektörünün yol açtığı yolsuzluğun ön safında Basil’in olduğunubelirtmesi aslında Basil’in Hizbullah ile olan yakınlığı sebebiyle yaptırımların hedefinde olması için yeterli sebepleri oluşturuyor.

Lübnan’da ‘yolsuzluğun ön safındaki’ tek ismin Basil olmadığını kendisine muhalif olanlar da açıkça belirtiyorlar. 2019 yılındaki protestolarda sokağa çıkan halk, iktidardaki mezhebi ve dini bölünmeye rağmen “Killun ya’ani killun” (كلن يعني كلن), “Hepsi yani hepsi” diyerek Lübnan’ın içinde bulunduğu bu sorunlardan tüm siyasilerin sorumlu olduklarını çoktan dile getirmişlerdi. Lübnan siyasi hayatının önemli aktörlerinden ve 44 yıldır aktif şekilde İlerici Sosyalist Parti liderliğini yürüten Velid Canbulat verdiği röportajında ülkenin içinde bulunduğu bu çıkmazdan “Godfathers” olarak sıfatlandırdığı kendisi de dahil tüm siyasileri dahil etti. Hizbullah’ı ise sahadaki ana güç olarak gösterdi. Amerika’nın yaptırım silahını tek başına kullandığını söylemek doğru olmaz. Fransa’nın öncülüğünde Avrupa Birliği, Temmuz ayı sonuna kadar Beyrut’ta bir hükümet toparlanmaması halinde ülkedeki rejim ve yönetici elitin yaptırımların hedefinde olacağını AB Dış Politika Şefi Josep Borrell belirterek, tıpkı Paris’in aylardır Lübnanlı siyasilere yönelik sürdürdüğü yaptırım tehditlerine yenisi ekledi. Bu yaptırım kararlarının hedefini bulduğunu lakin siyasi ve ekonomik reform beklentilerinin ne ölçüde karşılayacağı hala belirsizliğini koruyor. Gün geçtikçe Lübnan’daki ekonomik kriz giderek artıyor ve bunun önüne geçebilmek adına Batı’nın yardımına ihtiyaç duyuluyor. IMF Orta Doğu ve Orta Asya Bölüm Direktörü Cihad Azur da tam bu noktaya değiniyor;Lübnan kendisini bu ekonomik krizin dışına ülkede değişimi sağlayacak yeni hükümet olmadan ve uzun süreli reformlar uygulamadan çıkaramaz.

 

Ekonomi, Enerji ve IMF

Lübnan ekonomisi, 1990 yılında iç savaşının bitmesinin hemen ardından toparlanmayı başaramadı. Kısa süreli ekonomik programlar, bankacılık sektöründeki dalgalanmalar, çevre ve uzak bölgelerdeki zengin ülkelerden yardım ile yatırım ihtiyacı, yolsuzluk, Suriye baskısı vb. koşullar ‘90lı yıllar Lübnanı’nda kısa istikrarların olduğu, Refik Hariri yönetiminin liberal politikalarıyla dışa açılmacı ve yatırım sağlayıcı lakin uzun vadeli ve temelden sorunu çözemeyen ekonomik planların oluşturulmasıyla geçti. Lübnan’ın o günkü şartları içerisinde daha köklü çözümler yapılabilir miydi, bu tartışmalı bir konu. Yeni ve hassas ekonomik yapılanma, belirli dönemlerde kendisini tekrar eden krizlere sebep oldu. Lübnan’ın herhangi bir zorluk yaşadığı dönemde ilk bankacılık ve ekonomi sektörü etkileniyor. Yıllar içerisinde önü alınamayan yolsuzluk, Arap Baharı ve Suriye İç Savaşı ile bölgedeki istikrarsız ortam ve nihayetinde ülkedeki protestolar ile COVID19 sürecinin birleşmesiyle Lübnan, Beyrut Liman Patlaması’nın hemen öncesinde ekonomik olarak batma eşiğine çoktan gelmişti. Beyrut’taki patlama ise ülkenin o güne kadar gördüğü en kötü zamanlarının başlamasına vesile oldu. Geçen bir yılın içerisinde ekonomik olarak Lübnan halkı daha da kötüye gitmeye devam ediyor.   

 

2019 yılının sonlarından itibaren Lübnan devletine kredi veren Lübnan bankalarında 89 milyon Dolarlık açık ortaya çıktı. Dünya Bankası’na bağlı Lübnan İktisadi İzleme Raporu’nda 2021 yılının bahar ayını da kapsayan sürecin sonucu olarak Lübnan’ın içinde bulunduğu ekonomik krizin, 1853’den beri görülen en şiddetli ilk krizlerden biri olduğu açıklandı. Bangladeş’ten daha kötü bir seyirde izleyen Lübnan’ın kamu borcu 100 milyar Dolar’a yaklaşmış durumda. 2020 yılının sonlarına gelindiğinde bu borç, ülke GSYİH’sinin yüzde 171’ne eşit olduğu IMF tarafından açıklandı. Bu gidişata ek olarak Lübnan’ın 2020 yılındaki reel GSYİH’sinin yüzde 20.3 daraldığı ve 2021 yılında da yüzde 9.5 daha azalacağı tahmin ediliyor. Yaklaşık yedi milyon nüfusa sahip olan Lübnan’da 841 bin kişinin fakirlik sınırının altında yaşadığı belirtiliyor. Ve bu sayı her geçen gün daha da artmaya devam ediyor. Nakit sıkıntısının getirdiği zorluğun yanında başta Beyrut olmak üzere Lübnan’ın çoğu yerinde kronikleşen ünlü elektrik sorununu tahammül edilemez noktaya eriştiriyor. Beyrut’ta yaşayan insanların aktardıklarına göre tüm gün boyunca şehirde sadece birkaç saatliğine elektriğin olduğunu, yakıt sıkıntısı sebebiyle de jenaröterlerin çalışmadığını ifade ediyorlar. Lübnan’daki elektrik sistemi tüm ülkeye yetecek kadar enerji üretme kapasitesine sahip değil.

 

Lübnan’ın 1,5 gigawatt’lık enerji açığı bulunuyor. Devletin sahip olduğu elektrik dağıtım kurumu Électricité du Liban (EdL), hazine borcunun yüzde 40’ını oluşturuyor. IMF, bu kurum ile enerji sektöründe reform yapılarak giderlerin azaltılması ve yeni elektrik tesislerinin kurulmasını talep etmesine karşın kurumla ilgili düzenlemeye hiç gidilmedi. 2002 yılında bakanlıkların önerileriyle 24 saat elektrik sağlama sözü verilerek çıkarılan enerji düzenleme kurum yasasına rağmen, bu yenilik hayata geçirilmedi.[af] Natasha Hall, Will Todman, Jon B. Alterman. – “Sustainable States: Environment, Governance, and the Future of the Middle East.” (2021). CSIS, s. 24-25 [/af] Bunun yerine 2012 yılında yapılan anlaşmayla Türkiye merkezli enerji şirketi Karadeniz Holding’e ait alt şirket Karpowership’ten iki enerji gemisi kiralandı. Bu gemiler Lübnan’ın elektrik ihtiyacının çeyreğini karşılanması için Beyrut’un kuzeyindeki Zuk ve güneyindeki Ciye sahilinde demirli vaziyette 404 megawatt elektrik üretiyorlar. Lübnan’ın mali krizi bir süreliğine bu gemilerin enerji üretimini durdurmasına vesile olmuştu. Karpowership yaptığı açıklamada 18 aylık ödemesi geciken 100 milyon Doları aşan borcun olması sebebiyle elektrik tedariğine devam edemeyeceği söylenmişti. Bu süreçte Lübnanlı bir savcı da yolsuzluk ve rüşbet iddialarıyla gemilere el koymakla tehdit etmiş, şirket ise bu iddiaları tümden reddetmişti. Nihai olarak Lübnan hükümeti ile yapılan görüşmeler neticesinde altı hafta sonra “iyi niyet göstergesi” olarak nitelediği kararla elektrik üretimi tekrar başlamış, hatta tedariği günde dört saatten altı saate çıkarma kararı almıştı. Lübnan’daki enerji tesislerin yenilenmesi ya da yenilerinin yapılması yerine dışarıdan enerji sağlanması yıllardır ülkede elektrik üzerinden rant sağlandığı tartışmalarını da beraberinde getiriyor. Yapılan anlaşmalardan, sokaklara verilen özel elektriğe kadar geniş bir “enerji pazarı” kurulduğu görülüyor. Bunu yapan kişilerin yine söz konusu yönetici elitler olduğu, Lübnan’daki elektrik sorununu bilerek çözmeyerek hem yerel hem de ülkesel bazda enerji ihtiyacı üzerinden çeşitli yolları kullanarak kazanç elde ettikleri Lübnan’da yaşayanlar tarafından aktarılıyor.

 

Öte yandan Lübnan’daki 14 milyon litre mazotun piyasadan kaybolduğunu ve bunu Cumhurbaşkanı Mişel Aun’a ilettiklerini ifade eden Turizm Kuruluşları Jean Beiruti’nin açıklamasına  paralel olarak Petrol Tesisleri Başkanı Aurore Feğali ülkedeki mazotun yüzde 30-35’inin Suriye’ye kaçırıldığını bunun da haliyle fiyatları yükselttiğini söyledi. Halkın Lübnan’da bulmakta zorlandığı ve bulduğu zaman fahiş fiyatlar ödemek zorunda kaldığı mazot başta olmak üzere birçok ürünün yine Suriye’ye kaçırıldığı çeşitli kaynaklarca uzun zamandan beri aktarılıyor. Lübnan’ın akaryakıt ihtiyacını karşıladığı Cezayir’e ait Sonatrach şirketinin 2020 yılının ilk yarısında ülkede hakkında çıkan rüşvet suçlamalarına karşı Lübnan devletinin herhangi açıklama yapmaması sebebiyle Aralık 2020 tarihinde süresi dolan anlaşmayı yenilemeyeceğini açıklaması, 2021 yılının ilk yedi ayı boyunca ülkede yakıt krizinin çıkmasına sebep oldu. Şirketin anlaşmanın iptal edileceğini açıklamasının üzerinden 13 ay geçmesinin ardından Lübnan hükümeti, Irak ile 300-400 milyon Dolar değerinde 1 milyon ton yakıtlık anlaşma imzaladı. Sevkiyatı başlayacak bu yakıt şimdilik ülkenin sahip olduğu enerji santrallerinde kullanılamayacak. Lübnan’a düzenli elektrik sağlaması için tedariği yapılacak uygun akaryakıtın 2022 yılı itibariyle gelmesi bekleniyor. Bu anlaşmada Lübnan, Irak Maliye Bakanlığı’na ülke içerisinde Lübnan Lirası üzerinden hizmet sağlayacak ve ayrıca Bağdat’a da nakit değil mâl sağlayacak.

 

Lübnan’daki yakıt krizi, hastaneleri de doğrudan etkiliyor. İlk vakanın çıktığı 3 Ocak 2020 tarihinden, 31 Temmuz 2021 tarihine kadar Lübnan’daki kayıtlı COVID19 vakası ​​558.369 bine ulaşırken, 7.897 vatandaş hayatını kaybetti. 1,831,601 kişinin aşılanabildiği Lübnan’da vakalar her ne kadar aylar sonra 632 sayısına ulaşarak zirveye çıksa da ülkedeki ekonomik kriz, hastanelerin zor şartlarda çalışıyor olması ve yetersiz aşılanma sebebiyle hastalığın ağır geçmesi önümüzdeki dönem için Lübnan’da COVID19’un bir hayli zor geçeceğine işaret ediyor. Zira hastaneler de benzer şekilde jenaratörlerle ayakta kalıyor. Günde sadece birkaç saat altyapı elektriğine erişebiliyorlar. COVID19’un yeni dalgasına karşı ülkedeki tüm hastanelerin bu yılından başında oldukları yerden çok daha hazırlıksız olduklarını söyleyen Lübnan’ın en büyük hastanesinin başhekimi Firas Abiad, sürekli yakıt ve ilaç aramanın yarattığı zorluk sebebiyle hasta yakınlarını başka yerlerden ilaç bulmalarını istemek zorunda kaldıklarını belirtiyor. Lübnan’daki ilaç ithalatçılarının yurtdışındaki tedarikçilere olan borçları ve Bank of Lebanon’dan kredi çıkmaması sebebiyle bir aydan uzun süredir ülkede ilaç krizi yaşanıyor. Eczaneler çeşitli tarihlerde grevlerde bulunuyorlar. Eczanelerde ilaç bulunamaması sebebiyle yurtdışında yaşayan Lübnanlılar ülkeye boş valizler dolusu ilaçlarla gelmeye başladılar. Bazıları kendi yakınlarına özel ilaçlar getirirken, başkaları da doktorlara ve eczacılara danışarak ihtiyaca uygun ilaçları bavullarına da doldurarak Lübnan’a dönüyorlar. Ülkeye getirilen ilaçlar hem yakın çevreye hem de ihtiyacı olan tanımadıkları Lübnanlılara ihtiyaca uygun olarak dağıtılıyor.

 

Sivil toplum, devlet ve kurumsal oluşumlardan yardım beklemeden birbirleriyle sürekli iletişimde ve destek halinde olmaya çalışıyorlar. Lübnanlılar sosyal medya üzerinden ihtiyaç ve yardım gönderileri oluşturuyorlar. Zira ülkenin en güvenilir ve güçlü kurumu olan silahlı kuvvetler dahi çok zor zamanlar geçiriyor. Ülkenin çeşitli bölgelerindeki benzin istasyonlarında makineli tüfeklerle yaşanan çatışmalara müdahil olmakta dahi geç kalıyorlar. ‘Başarısız devlet’ kategorilendirmesi çoktan kendi halkı tarafından yapılan Lübnan, iç savaş döneminden bile daha kötü zamanlar yaşıyor. UNICEF, Temmuz ayı sonunda yaptığı açıklamada bir milyon mültecinin de dahil olduğu dört milyondan fazla insanın Lübnan’da suya erişim riskini kaybetmeyle yüz yüze olduğunu açıkladı. Lübnan nüfusunun yüzde 71’inden fazlasının risk altında olduğunu belirten kuruluş, 2020 yılından beri su hizmeti veren özel sektörün fiyatlarını yüzde 35 oranında artırdığı ve hizmet sağlamada sorun yaşandığının altını çizdi. Su sorununa ek olarak gıda fiyatlarında yükseliş ve alım gücünde de kayıplar her geçen gün artıyor.

 

Lübnan Lirası 2019 yılından beri yüzde 90 oranında değer kaybetti. Bugünlerde beş kişilik Lübnanlı bir aile sadece yemeğe 3,5 milyon Lübnan Lirası harcıyor. 3 Ağustos 2021 tarihli döviz kuruyla 170 Dolara[af] Türk Lirası olarak 1.415 TL [/af] ulaştı. Ülkedeki asgari ücret ise 650 bin Lübnan Lirası, döviz bazında ise 31 Dolar[aaf] 258 Türk Lirası [/af] yapıyor. Son iki yılda Lübnan’daki gıda maliyeti yüzde 700 artarken sadece son bir ayda temel gıda ürünleri yüzde 50 oranında pahalılaştı. Save The Children kuruluşu yaptığı son açıklamasında Beyrut bölgesindeki 564 bin çocuğun temel ihtiyaçlarının karşılanması için yeterli maddi gelire sahip olmadıklarını belirtti. Aralık 2020-Şubat 2021 dönemleri arasında Lübnan’da enflasyon kaynaklı yüksek fiyat artışları birçok sektörde yaşandı; gıda ve alkolsüz içeceklerde %402, alkol ve tütünde %392; giyim ve ayakkabılarda, %560; restoranlar ve oteller, %609; ve mobilya, ev aletleri ve rutin bakım, %655. Binlerce kişinin istihdam edildiği ve ülkede en çok ticari akışın sağlandığı bu sektörlerden alımın zorlaşması, işsizliğin artmasını da beraberinde getiriyor. Vatandaşın yaşadığı bu zorluğun aynısını devletin kendisi de yaşıyor. Lübnan kurulduğu günden beri ilk defa 1.2 milyar Dolarlık Eurobond’un geri ödemesini gerçekleştiremedi. Lübnan iç savaşının, ülke ekonomisini en kötü etkilediği günlerde dahi devletin yükümlülüklerini yerine getirdiği belirtiliyor.

 

Birleşmiş Milletler, Dünya Bankası ve Avrupa Birliği, Lübnanlı bakanlar, kurumlar ve sivil toplum ile çalışarak Lübnan’ın yeniden yapılandırılması için bir teklif öne sürdüler; Reform, Islah ve Yeniden Yapılanma. Halk merkezli 3RF (Reform, Recovery and Reconstruction Framework) olarak bilinen bu program çerçevesinde Lübnanlı siyasilerin etkili, şeffaf ve hesapverilebilir yönetim için reformlar yapmaları neticesinde ülkeye milyar dolarlara varan yardımlar yapılacaktı. Bu program, Fransa’nın üç yıl önce Paris’te düzenlediği uluslararası CEDRE Konferansı’nın (Conférence économique pour le développement, par les réformes et avec les entreprises) parçası ve ona uyumlu şekilde hazırlandı. Lakin, her iki yardım paketinin de ön koşulu olan güven oluşturmak için reform adımlarının Beyrut’taki yönetimler tarafından atılmaması sebebiyle uluslararası düzeyde yüksek meblağlarda bağışların ve kredilerin toplandığı bu programlar hala faaliyete geçirilmedi.

 

Lübnan ekonomik zorluklardan sıyrılmak amacıyla IMF’den kredi almak için uzun süredir görüşmeler gerçekleştiriyor. Beyrut Liman Patlaması’ndan öncesine uzanan bu görüşmeler, ülkenin istikrarsız ekonomik sistemini düzene sokmak amacıyla bir “kurtarma planı” dahilinde yürüyordu. Maliye Bakanlığı’nda yirmi yıl boyunca görev yapan, genel müdür seviyesinde IMF görüşmelerine katılan Alain Bifani’nin Haziran 2020’de istifa etmesi ekonomik krizin siyasi boyuta dayandığının en belirgin göstergelerinden oldu. Finansal sistemdeki 61 milyar Dolarlık kayıp noktasında hükümet ve Merkez Bankası arasında süren çatışmanın nihai sonuca varamaması, tarafların sorumluluk kabul etmemesi ve çözüm sunmaması Bifani’yi istifaya sürükledi. Bu iki kurumun yaşadığı tartışma aynı zamanda IMF ile yapılan görüşmelerin de tıkanmasına yol açtı. “Çıkarları olanların” Lübnan Lirası’nın çöküşüne ve fiyatların yükselişine sebebiyet verdiğini söyleyen Bifani, tıpkı kendisinden birkaç hafta önce istifa eden Henri Şaul gibi politikacıları işaret etti. Maliye Bakanlığı’nın danışmanlığını yapan ve IMF görüşmelerinde alan Şaul, siyasilerin finansal boşluğun farkına varmak yerine popülist ajandaları takip etmesine karşı çıkarak hem danışmanlıktan hem de görüşmelerden ayrıldığını açıklamıştı.

 

Lübnan devletinin, Merkez Bankası’nı denetleyememesi sebebiyle hükümete mali danışmanlık hizmeti sunan Alvarez & Marsal şirketi sözleşmeden çekildiğini açıkladı. Bunun sebebi ise IMF ve Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron’un görüşmeler ile uluslararası mali yardımın sağlanması için  Merkez Bankası’na şeffaf olması yönünde yaptıkları isteğin yerine gelmemesi oldu. Bu koşulların yerine gelmemesi sebebiyle Lübnan ile IMF arasındaki görüşmeler duraksamış ve neticesinde Alvarez & Marsal danışmanlık hizmeti vermeyi devam ettirmeme kararı almıştı. Merkez Bankası Başkanı Riad Salame ise banka gizliliği yasası kapsamında verilerin sadece yüzde 43’ünü gösterebileceğini söylemesine karşın ekonomistler adli denetimcilerin kimlik ihlali yaşanmadan para akışlarını takip edebilme formülünün olduğunu belirttiler. Meclis’in yasayı değiştirmesiyle verilerin açıklanabileceğini söyleyen Salame’ye ek olarak bu çıkmazın temel sebebinin siyasilerin, bilhassa Saad Hariri’nin parçası olması kaynaklı olduğu belirtiliyor.

 

Haziran 2020’den itibaren geçen bir yıllık süre içerisinde IMF’den yardım alınabilmesi amacıyla Lübnan hükümetinin herhangi siyasi reformu bir yana, Beyrut Liman Patlaması ve getirileri Lübnan açısından her şeyi daha da kötü noktaya evrilmesine sebep oldu. IMF, Saad Hariri’nin kuracağı hükümetin reformları uygulaması ümidiyle beklerken geçen süre içerisinde herhangi değişiklik yaşanmadı. Para yardımı konusunda reform gerekliliğinin sürekli altını çizen IMF, Saad Hariri’nin 14 Temmuz 2021 tarihinde istifa etmesi sürecinde Lübnan’a 860 milyon Dolarlık yardım yapacağını açıkladı. Lübnan’a reformlar özelinde yapılacak geniş çaplı destek yerine bu maddi akış, IMF üyesi ülkelerin hepsine ayrılan kaynağın parçası. Bu süreçte yine de IMF’nin üst düzey isimleri Lübnan’da hükümet kurulmasını ve kapsamlı reform programının uygulanmasını istiyorlar. Bu gerçekleşmediği sürece de liman patlamasından beri duran görüşmelerin devam etmeyeceğini belirtiyorlar.

 

4 Ağustos 2020 ve 3 Ağustos 2021 tarihleri arasında Lübnan Lirası’nın Amerikan Doları karşısındaki seyri. Kaynak

Necib Mikati Dosyası

Lübnan’da iki defa başbakanlık yapan Necib Mikati, bu süreçlerde iktidarda bulunmasında Hizbullah’ın desteğine sahip oldu. Geçtiğimiz günlerde verdiği röportajda da kendisini Hizbullah’ın aday gösterdiğini ve bunun hükümeti kurması için itici güç olduğunu söylemesi, Saad Hariri’den daha farklı yol izleyeceği ama başta Amerika olmak üzere Batılı ülkelerde şüphe uyandırdığı gerçeğini ortaya koyuyor. Lakin tüm bu şüphelere rağmen Lübnan’da bir an önce hükümetin kurulmasını isteyen ve bu hükümeti de yaptırımlarla reform uygulamaya çalıştıracak Avrupa şu aşamada Necib Mikati’nin sahip olduğu destekten ziyade istikrar sahibi yönetim kurmasını amaçlıyor.  Kendisi ve kardeşi sahip oldukları yatırım şirketi sebebiyle de karışık ilişkilere sahip.

 

Lübnanlı siyaset bilimci Joe Hammoura ile yaptığım görüşmede, Necib Mikati’nin Katar’a yakınlığı ve kardeşi Taha Mikati’nin Esad ailesi ile çok iyi ilişkilere sahip olduğunu belirtmesi bu zorlu şartlarda Başbakanlık makamı için adaylığını ve geçmişte iki defa görev almasını ışık tutan olgu oldu. Bu denli çeşitli ilişkiler ağı beraberinde belirli dezavantajları da getiriyor. Bunun başında ise Mikati ailesinin yönettiği M1 şirketinin Myanmar’daki darbeci yönetimin isteklerine uymadan ülkeyi terk eden Norveçli telekom şirketi yerine geçmesi, “insanları öldüren otoriter rejimle çalıştığı” yönündeki söylemlerin ortaya çıkmasına vesile oldu. Bununla birlikte M1 yatırımlarının bulunduğu ülkeler arasında Suriye, Liberya, Yemen ve Sudan’ın olması bu ülkelerdeki yönetimlerin sicillerinin kötü olması, insan hakları grupları ve Lübnanlıların tepkisine yol açtı.

 

Lübnan kamuoyunda genel olarak Necib Mikati ve kuracağı hükümetin herhangi reform gerçekleştireceğine dair inanç pek bulunmuyor. Öncelikle hükümetin ne zaman kurulacağı belirsizliği kendisini kuruyor. Belirli bir zaman aralığıyla kendini kısıtlamayacağını ama olabildiğince kısa sürede en iyi şekilde hükümeti kurmak istediğini söyleyen Mikati, Cumhurbaşkanı ile yaptığı görüşmenin ardından Beyrut Patlaması’nın yıl dönümü olan 4 Ağustos tarihi gelmeden “Diab hükümetinin (mevcut vekil) dağılım izinde gideceğini” belirterek Saad Hariri’nin bu sebeple istifa ettiği gerçeği göz önünde bulundurup, partilerin isteklerine uygun teknokrat yapıyı devam ettireceğini belirtti. Buna örnek ise Hizbullah’ın medya organlarından el-Ahbar yaptığı haberde partinin EMEL ile ortak Maliye Bakanı adayının Yusuf Halil olduğunu açıklaması Necib Mikati’nin son iki Başbakan adayının istifasına giden yolları tercih etmediğini gösteren açık kaynaklara yansıyan bir adım olarak görüldü.

 

Hizbullah araştırmacı Hanin Ğaddar ise Mikati’nin Mayıs 2022’deki seçimleri göz önünde bulundurarak Lübnan’da statükoyu koruyup, yerine yenisinin gelmesini beklemek olduğunu ve reformlardan kaçınacağını ifade ediyor. Avrupa Birliği Konseyi yayınladığı açıklamasında Lübnan’da hukukun üstünlüğü, demokrasinin yerine getirilmesi, şeffaflık ve hesap verilebilirlik, reformların gerçekleştirilmesi ile yolsuzluk konusunda geciktirme ve engellemede bulunacak kişi ve kuruluşların Avrupa’ya girişlerinin yasaklanacağı, varlıklarının dondurulacağı belirtildi. Avrupa’nın yeni kurulacak Lübnan hükümetinin gereklilikleri yerine getirmemesi veyahut belirli ölçeklerde karşılaması noktasında yaptırıma gitmesi tartışmalı bir husus. Mayıs 2022’deki seçimleri mi bekleyecek yoksa ne olursa olsun hükümetin kurulmasında rol oynayan ana aktörlerin üzerine mi gidecek, bu süreç içerisinde ortaya çıkabilecek nokta. 

Tabandaki Değişim

2019 yılının Ekim ayından beri ülkenin yaşadığı siyasi ve ekonomik hava, siyasi liderlerin gittikçe daha zorlu şartlarda yönetimde bulunmalarına sebep oldu. Siyasi parti destekli teknokrat hükümetlerin kurulması (ya da buna çabalanması), genellikle siyasilerin iktidar makamlarında yer almadaki isteksizlikleri halkın tepkisiyle paralel ilerliyor. Partilerin doğrudan rolünün etrafından dönülerek protestoların durdurulması, iktisadi gidişatın iyileştirilmeye çalışılması da kesintisiz süren sıkıntıların sebebi. Her ne kadar sosyal medyada ve meydanlarda siyasi partilere yönelik büyük tepkiler olsa da tabanların bundan vazgeçmeleri o kadar kolay olmuyor. Lübnan’da siyasi partiler, ailenin ve kültürün bir parçası haline gelmiş vaziyette. Aynı partiler ve kişiler uzun süre boyunca hem siyasi sahnede hemde aynı bölgelerde tarihi bağlantılarla güçlenmiş, bir dönemin toprak ağası şimdinin politikacısı olan kimseler. Zaim olarak adlandırılan bu kişilerin dahil oldukları partiler ile bölge halkı arasında bir alt üst ilişkisi bulunuyor. Bu ilişkinin bazı çeşitleri yüzyıllar öncesine dayanan rençber-toprak sahibi ilişkisine kadar giderken, bazıları ise Lübnan İç Savaşı dönemine rastlıyor. Zaimlerin adeta ailenin birer parçası olarak görüldüğü Dürzilerden, azınlık psikolojisi nedeniyle savunmacı süreçler atlatan, canlarını ve mallarını korumak için organize olan Hıristiyanlara, Lübnan’ın güneyinde unutulmuş bir halk olan Şiilerin son yarımyüzyılda büyük siyasi güç olarak evrilmesine kadar varan parti-taban ilişkisi halk açısından basit hizipleşmelerden daha fazlasını teşkil ediyor. Yönetici elitlerin kendi çıkarları doğrultusunda kullandıkları bu ilişki sarmalı, tabandakilerin zor şekilde vazgeçebileceği romantik bir bağlılık. Bazı siyasi parti tabanları kendi destekledikleri şahısların yolsuzluklardan uzak olduklarını, koalisyon hükümetinin parçası olması gerektiği konusunda görüş belirterek başkalarını tüm bu olanlardan suçlayabiliyor.

 

Lakin tüm taban unsurlar bu görüşte değil. İran ve Şam Yönetimi karşısında yer alan siyasi partinin tabanları, Hariri destekçileri, Falanjistler, demokratlar vb. toplulukların çoğunluğu liberal görüşlere ve Batı ülkeleriyle olan alakaları sebebiyle bütün siyasileri Lübnan’ın başına gelenlerden sorumlu tutarken, muhafazakar ve tutucu çizgideki karşıt grup, Hizbullah, EMEL, Mişel Aun’un tabanında ise küçük bir azınlık sadece kendi destekledikleri de dahil herkesi Lübnan’ın başına gelenlerin faili olarak gösteriyor. Hiyerarşik, dini ve siyasi öğretilerin çocukluktan beri yoğun şekilde yaşandığı bu kampın gençleri hala iç savaş ve 2006 savaşının ‘onur geçmişiyle’ yoğruluyor. Sürekli olarak siyasi ve askeri kadrolardan idol çıkarılan, mevcut yöneticilerin örnek alınması gereken karizmatik kişiler olduğu yaklaşımı İran ve Şam cephesi etrafındaki tabanın partlerine daha bağlı olduğunu gösteriyor. Öte yandan iç savaş ile Batı’ya göçen/ticari ilişki kuran ve geriye dönen, Lübnan’daki eğitim kurumların seçiminde parti çizgisine bakmayan ve liberal çizgiyi benimseyen partilerin tabanları ise yaşadıkları Batılı ülkelerin standartlarını Lübnan’da da görmek adına siyasi, tarihi ve dini/mezhebi bağlılığın öncesine refah düzeyi, hesap verilebilirlik ve adalet kriterlerini koyabiliyorlar.

 

Her iki partinin de genç tabannında Lübnan İç Savaşı’nda bulunulmaması ve güvenliklerin partiler tarafından sağlanmaması ile savaşın geride kalması, bir daha yaşanmaması ideali sebebiyle bağlı oldukları bu parti kültüründen seküler çizgiye veyahut inançları sabit lakin bağımsız politik duruş sergilemeye başladıkları bilhassa Beyrut Liman Patlaması sonucunda görülüyor. 2019 yılındaki protestoların bu değişime en büyük zemin olduğu kuşkusuz bir gerçek. 2019 yılından sonra Beyrut Barosu, Amerikan Beyrut Üniversite öğrenci konseyi  ve sendika seçimlerinde siyasi partilerin adaylarını yenmeleri, yönetimleri uzun süre doldurmuş köklemiş politik oluşumlara karşı tabandan başlayan kolektif hareketlenmenin başkentte görülen küçük ve insanları heyecanlandıran örnekleriydi.

 

Tüm bu yaşananlar Lübnanlı yönetici elitlerin Beyrut Patlaması ile ilgili gerçeğin ortaya çıkmaması için harcadıkları çabaya rağmen yargıdan ve sivil toplumdan yapılan baskının, Avrupa ve Amerika girişimli yaptırımlarla desteklenmesi ülkede değişime gidilebileceği sinyalini veriyor. Zira bu yönetici sınıfın yurtdışıyla olan bağlantıları, yaptırımlarla birlikte mâl varlıklarının da tehlikeye girmesi sonucunu doğuruyor. Buna karşın zaman kazanmak amaçlı Lübnan’da reform ve değişim sürecinin uzatılmasına paralel olarak Batılı ülkelerin harekete geçme noktasında benzer yavaşlığı göstermesi Lübnan’da değişim yaşanacağına dair pek umut barındırmıyor. Bu sebeple imkanı olan Lübnanlılar son bir yıl içerisinde ülkeyi terk etmek zorunda kalıyorlar. Dış müdahalelerle iç politikası şekillenen, tarihten beri birbirinden farklı devletin askeri, istihbari ve siyasi mücadele sahası olan Lübnan, yine aynı şekilde değişimi zorla ve dışarıdan gelecek müdahaleyle gerçekleştirmek zorunda kalacak.

 

Leave a Reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *