Kandahar'da bir Amerikan İHA'sı

Drone oyunları? Yeni teknolojiler caydırıcılık, savunma ve güvenliği nasıl etkiliyor?

Giderek hız kazanan teknolojik ilerlemeler – özellikle dijital alanda – hayatın her alanını etkilemektedir. Daha ziyade ticari sektörden kaynaklanan bu ilerlemeler teknolojilerin demokratikleşmesine yol açmış, aynı zamanda silah olarak da kullanılabilmelerine olanak sağlamıştır. Teknolojik gelişmelerin askeriyeler tarafından kullanımı yeni ikilemler de yaratmaktadır.

 

Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin, Eylül 2017’de Moskova’da öğrencilere hitaben yaptığı bir konuşmada, yapay zekâ (AI) araştırmalarında lider konumuna gelecek ülkenin “dünyanın hâkimi” olacağını iddia etmişti (Çin,bu konuda, 2030 yılını kendisine hedef olarak belirlemiştir).

 

Putin, bundan birkaç ay sonra Duma’da yaptığı başkanlık konuşmasında Rusya’nın yeni geliştirdiği hipersonik kayma aracının testlerinin tamamlandığını ve üretiminin başlamak üzere olduğunu bildirdi (bu teknoloji, hedefe varış süresini çarpıcı şekilde azaltma ve gerek konvansiyonel gerek nükleer başlıklar taşıyabilme yeteneğine sahiptir).

 

Eylül 2019’da Yemen’deki isyancı Hutiler koordine dron sürüleri ile Suudi Arabistan’ın savunma sistemlerini aşarak iki petrol üretim tesisini vurduklarını açıkladılar. Ve küresel çaptaki COVID-19 krizi çerçevesinde sosyal medya üzerinden yürütülen psikolojik ve bilgilendirme veya yanlış bilgilendirme operasyonlarının yarattığı bölücü, hatta yıkıcı etkileri gösteren kanıtlar giderek artmaktadır (hedef odaklı oltalama, hatta doğrudan yapılmış siber saldırılar vasıtasıyla tıbbi yardım tesislerine yönelik geniş çaplı casusluk faaliyetlerini saymazsak).

 

Kısacası gerek ulusal gerek çok taraflı düzeylerde, yeni ve potansiyel olarak bölücü nitelikli teknolojiler caydırıcılık, savunma ve genel olarak güvenlik politikalarının hazırlanma ve uygulanma şekilleri açısından büyük sorunlar yaratmaktadırlar.

 

Teknoloji ve savaş

 

Teknoloji, Taş Devrinden Hiroşima’ya kadar, savaşları hep etkilemiştir (hatta bazen savaşlarda savaşma şekillerinde devrime katkıda da bulunmuştur). Buna karşılık savaşlar da sivil hayatta da kullanılabilecek teknolojilerin geliştirilmesini hızlandırmıştır. İnsanların fiziki dünyayı kendi amaçları doğrultusunda şekillendirmeleri aslında hep çift amaçlı kullanımı da beraberinde getirmiştir –bu av aletlerinden gemilere, patlayıcılardan içten yanmalı motorlara, demiryollarından uydulara kadar ve ayrıca iki tekerlekli arabalar, kadırgalar, mekanize araçlar, ve hava taşıtları gibi platformlarda da aynen böyle olmuştur. Bilime dayalı mühendislik surlardan ağır silahlara, iletişimden gözetlemeye kadar, her zaman savaşı desteklemiştir. Ama devlet tarafından finanse edilen ve askerȋ amaçlı sistematik araştırma ve geliştirme (AR-GE) çalışmaları ancak II. Dünya Savaşı sırasında başlamıştır ve bu çalışmaların Soğuk Savaş döneminde zirveye ulaştığı söylenebilir.

 

Usta komutanların kontrolünde yönlendirilen teknoloji savaşta daima bir kuvvet çarpanı etkisi yapar: düşmana daha fazla zarar vermelerine veya kendi taraflarına gelebilecek zararı sınırlamalarına yardımcı olur. Tarih boyunca teknolojik üstünlük genel olarak zaferden yana olarak görülmüş, ama hiçbir zaman zaferin garantisi olmamıştır. Taraflar benzer düzeyde olduğunda düşman taktik avantajlarını karşı tarafın düzeyine çıkarmayı ve karşılık vermeyi başarmış, yetenek açısından daha düşük düzeydeki düşman ise sık sık (ve bazen başarılı bir şekilde) ‘asimetrik’ taktiklere başvurmuştur. Başka bir deyişle, bir savaşta teknolojinin değeri daima düşmanın yetenekleri ile ilişkilidir.12 Konuya genel bir bakış için bkz. Alex Roland, War and Technology: A Very Short Introduction, Oxford-New York, Oxford UP, 2016; daha ayrıntılı bilgi için bkz. Wayne E. Lee, Waging War: Conflict, Culture and Innovation in World History, Oxford-New York, Oxford UP, 2016

 

Ancak bugün, en azından 1990’lardan beri yaşamakta olduğumuz, sadece veya öncelikli olarak askeriyeyi değil, hayatın her bir alanını etkileyen ve hızla gelişen bir teknolojik ilerlemedir. Caydırıcılık ve savunma alanında bilgi iletişimi ve teknolojilerinin (ICT) geliştirilmesi ve uygulanması, hassas güdümlü silahlar ve ağ-merkezli savaşları mümkün kılmıştır. Bu teknolojiler ilk başlarda ‘askerȋ işlerde başka bir devrim’ (RMA) olarak kavramsallaştırılmıştır. Askeriyede daha önceki ‘devrimler’ antik çağda atların çektiği iki tekerlekli arabalar, modern çağın başlarında barut, sanayi devriminden sonra mekanize birlikler ve II. Dünya Savaşı’ndan beri de nükleer silahlar gibi buluşları içermekteydi. Ancak bugün görülüyor ki son derece hızla gelişen ‘ağ-merkezli savaş’ kendi içinde bir devrim olmaktan çok daha evrimsel ve aşamalı bir dönüşüm sürecidir. Yine de caydırıcılık, savunma ve güvenlik alanlarında önceden tahmin edilemeyecek sonuçlar barındırmaktadır.

Daha öncekilerde olduğu gibi bugünkü evrim/devrimin de küresel güç dengelerini önemli ölçüde değiştirmesi beklenmektedir. Bu değişim geçmişteki gibi sadece imparatorluklar, kent-devletler veya ulus-devletlerde değil, tüm aktörler arasında da görülecektir. Örneğin, büyük teknoloji şirketleri güç, hatta statü (çoğu kez devletçilik ile bağlantılı olarak) kazanmaya çalışırlar. 21. Yüzyıl, ticari sektör ve özellikle dijital alan sayesinde, görülmemiş derecede hızlı bir teknolojik ilerlemeye şahit olmaktadır. Bu ilerleme sosyal etkinlik alanlarının tümünde bugüne kadar görülmemiş ölçekte ve neredeyse tamamen gerçek zamanlı bir bağlantı sağlayan yoğun bir ağ yaratmıştır. Sonuç olarak, kolaylıkla erişilebilir ve akıllıca kullanılmış ve bir araya getirilmiş yeni teknolojiler, gerek devletlere gerek devlet dışı aktörlere on yıllar önce düşünebileceğimizden çok daha büyük tahribat yapabilecek ve sistemleri kesintiye uğratabilecek yeni bir aletler yelpazesi sunmaktadır. Bunun yaratacağı etkiler sadece savaş alanındaki geleneksel olarak üstün nitelikli askerȋ güçler için değil, sivil toplumlar ve önemli altyapılar açısından da geçerlidir.

 

Bu teknolojilerin çoğu – muhtemelen stealth ve hipersonik sistemler hariç – geleneksel savunma endüstrisi modeli veya ‘kompleksi’nden tamamen farklı bir ekosistemden çıkmaktadır. Ve yukarıdan aşağı yönde uzun vadeli yetenek planlanması ve geliştirilmesine, oligopolist arz (az sayıdaki satıcıların fiyat dışı rekabeti), ve monopsonist talep (tek bir alıcı) temeline dayanmaktadırlar. Benzer şekilde, geçmişte de askerȋ AR-GE çalışmaları sonucunda ortaya daha sonra sivil kullanım için uyarlanacak ve ticarileştirilecek teknolojiler (radarlar, jet motorları ve nükleer güç gibi) çıkmıştı.13 Bugün sık sık örnek alınacak bir model olarak kullanılan bu modele tek istisna, kısmen ABD İleri Savunma Araştırmaları Projesi DARPA’dır. Rusya’nın 1958’de Sputniki’i fırlatmasına cevaben Amerika’yı uzaya sokmak için oluşturulan DARPA, daha sonra yıkıcı teknolojilerin askerî kullanımlarını araştırmayı ve desteklemeyi amaçlayan bağımsız bir federal ajansa dönüştürüldü. Bkz. Sharon Weinberger, The Imagineers of War: The Untold Story of DARPA, the Pentagon Agency That Changed the World, New York, Alfred Knopf, 2017

 

Buna karşılık, bu yeni teknolojiler aşağıdan yukarı yönde geliştirilmektedir ve geliştirme aşamasından pazara ulaşana kadar geçen süre son derece kısadır: ancak dünya çapında milyonlarca tüketiciye ulaştıktan ve ağ etkileri yarattıktan sonra çift kullanımlı ve dolayısıyla ‘silaha dönüştürülebilir’ hale gelirler.

 

Özellikle sivil alandaki ‘spillover’ ve ‘spinoff’ ‘etkilerinden kaynaklanan çift kullanımlı yeniliklerin vektörü büyük ölçüde kaymıştır. Bugün bilim ve teknoloji yatırımları gerek ulusal gerekse küresel olarak ticari piyasaların kontrolündedir. Yatırım harcamalarının boyutları yanında savunma odaklı bilim ve teknoloji harcamaları küçücük kalmakta, savunmanın tümüyle sivil ve piyasadaki gelişmelere dayandığı teknoloji alanlarının ortaya çıkmasına sebep olmaktadır. Yeni süper güçler (ve ‘süper etkileyiciler’) Amerika Birleşik Devletleri’nin Batı yakasındaki ve Çin ana karasındaki özel büyük teknoloji tüketici devleridir.

 

Uzaktan kontrol ve kontrolün olmaması

 

En yeni teknolojik buluşlar özellikle ‘standoff’ silahların geliştirilmesi ve demokratikleşmesini teşvik etmektedir. Bu silahlar saldırıyı yapan personelin hedeflenen alandan gelecek savunma ateşinden kaçabilmesine elverecek mesafeden ateşlenebilir füze veya bombalardır. Askerȋ fonksiyonlar için gönüllü yardımcı gruplar, paralı askerler, korsanlar, isyancılar veya yükleniciler gibi dış kaynakların kullanılması yeni bir şey değildir – son yıllarda buna ‘vekâlet savaşları’ denmektedir. Ancak bu yeni teknolojiler görevlendirme ve kontrol arasındaki dengeyi sıkıntıya sokmakta ve zedelemektedir ve insansız platformların uzak mesafeden kullanımını (ilk önce keşif ve gözetleme, sonra cezalandırma ve komuta ve kontrol düzeyini yok etmeye yönelik misyonlar) mümkün kılarak yeni ikilemler yaratmaktadır. Bu yeni teknolojiler savaşta makinenin vekâleten kullanılmasının ilk örneği olmasa da (cruise füzeleri de benzer amaca hizmet ediyordu), benzersiz bir gizlilik (düşük görüş mesafesi) ve özellikle uluslararası toplum önünde inkâr olanağı sağlamaktadırlar.14 Andreas Krieg, Jean-Marc Rickli, Surrogate Warfare: The Transformation of War in the Twenty-First Century, Washington (D.C.), Georgetown UP, 2010  

 

Daha da önemlisi, bu silahların bazılarını piyasadan temin etmek mümkündür ve kullanımları da oldukça basittir. Bu da devletlerin silahlar ve yasal kuvvet kullanımı üzerindeki geleneksel tekelini kırmak ve yeni tür savaş malzemesi için ‘yeni boşluklar’ yaratmak imkânını ortadan kaldırmaktadır. Bu silahlar deniz aşırı yürütülen terör amacıyla ve teröre karşı ve ayaklanmalarda ve ayaklanmalara karşı zaten kullanılmıştır ancak kentsel bölgelerde kolaylıkla konuşlandırılabilir ve kimyasal, biyolojik veya radyolojik maddelerle donatılabilirler. Aslında bu silahların kullanımları karşısındaki engelleri azaltmak ve faaliyet alanlarını genişletmekte esas olan erişilebilirlik ve niyettir.

 

Siber uzay tabanlı silahlar – casusluk (siber saldırılar) ve tahribat (yanlış bilgilendirme ve istikrarsızlık kampanyaları) için kullanıldıklarında – gizlilik ve inkâr edilebilme vasıflarını muhafaza ederken bir yandan da zorlama ve yıkıcılıkta daha da ileri gidebilirler zira tamamen teknolojiye dayanan, insan yapımı ve kötü düzenlenmiş bir ortamda kullanılmaktadırlar. Dijital silahlar, doğrudan fiziksel şiddete başvurmadan gerçek savaştakine benzer stratejik etkiler yaratabilirler; ancak uzmanların çoğu siber ‘savaş’ı çok dar anlamıyla abartılı bir senaryo olarak düşünmektedirler. Nükleer silahların aksine, dijital silahlar caydırıcılık için değil, gerçek ve hatta sürekli kullanım içindir ve devletler tarafından, vekâleten ve özel örgütler tarafından yasal veya coğrafi kısıtlamalar olmadan da kullanılabilirler: suçlamak zordur, intikam almak ise riskli.15 Thomas Rid, Cyber War Will Not Take Place, London, Hurst & Co., 2013 and 2017. Ayrıca bk. Antonio Missiroli, “The Dark Side of the Web: Cyber as a Threat”, European Foreign Affairs Review, cilt no.2, 2019, 135-152

 

Medya alanı bir başka savaş alanı haline gelmiş, ve doğru ve yanlış, zafer ve yenilgi algılarının (sözde ‘izleyici etkileri’)16 Emile Simpson, War from the Ground Up: Twenty-First Century Combat as Politics, New York, Columbia University Press, 2012 şekillenip yıldırım hızıyla konsolide edildiği ulus ötesi evrensel bir kamu sahası oluşturmuştur. Sosyal medya askerîleştirilmemiş olabilir – askerler sosyal medyayı kullanıyor olmalarından dolayı sosyal medyanın düşmanca kampanyalar karşısında zayıf düşmesine yol açmış olsalar da. Ancak sosyal medyanın bir silah haline geldiğine hiç şüphe yoktur. Bu yeni oyunun adı17 John Robb, Brave New War, Hoboken (N.J.), John Wiley & Sons, 2007. Ayrıca bkz. Peter W. Singer, Emerson T. Brooking, Like War: The Weaponization of Social Media, Boston-New York, Houghton Mifflin Harcourt, 2018 ‘açık kaynaklı savaş’tır. Bu oyunda vatandaşlar ve tüketiciler bireysel olarak çoğu kez farkında olmadan gönüllü yardımcılar gibi davranırlar. Nitekim siber destekli sabotaj çok yüksek düzeyde know-how ve nispeten daha az iş gücü gerektirirken, siber destekli tahribatın tasarımı çok daha basittir fakat söylentilerin yayılabilmesi için geniş bir kullanıcı kitlesi gerektirir. Taktik varyasyonlar içeren geniş kapsamlı bir stratejide tüm bu teknolojilerin birleşimi ‘hibrid savaş’ olarak, silahlı çatışma düzeyinin altında kaldığında ise sadece kötü niyetli faaliyet olarak kavramsallaştırılmıştır.18 Genel bir bakış için bkz. Antonio Missiroli, “From Hybrid Warfare to ‘Cybrid’ Campaigns: The New Normal?”, NDC Policy Brief, no. 19, Eylül 2019

 

Son olarak, en azından şimdiye kadar uzay hem 1967 Uzay Antlaşmasının şartları hem de olası kuvvet kullanımının içerdiği riskler (örneğin uzay çöpü) sayesinde bu eğilimlerin nispeten dışında kalmıştır. Uzaydaki teknolojik gelişmeler dünyadaki faaliyetleri – özelikle yayıncılık ve navigasyon için uydu iletişimini — kolaylaştırmak üzerinde odaklanmıştır. Bu gelişmeler tüm demokratikleşme etkileri ile hem kamu hem de giderek özel aktörlerin yararına olmuştur. En çok yeteneğe sahip olan devletler gerçekten de uzayı kısmen askerîleştirmişlerdir. Şimdi teknolojik değişim sayesinde daha da çok devlet oyuna girme yeteneğine sahiptir. Ancak uzayda askerî faaliyetler konusunda henüz denenmiş protokoller ve kurallar yoksa da uzay tabanlı varlıkların silah haline gelmesi hȃlȃ pek olası değildir.19 Bkz. The Economist, 20 Temmuz 2019 tarihli sayısı, ve Michael Peel, Christian Shepherd, Aime Williams, “The Emerging Arms Race in Space”, Financial Times, 14 Kasım 2019, 8

 

Akıllı makineler ve çapları

 

Bu noktada sahneye yapay zekâ, makine öğrenimi ve otonomi girmektedir (kuantum hesaplama henüz biraz uzak görünse de o da aynı derecede yıkıcı olabilir). Yapay zekâ kavramının ortaya çıkışı 1950’lerin başlarına dayanır, ancak teknolojik ilerlemeler on yıl öncesine kadar son derece yavaş olmuştur. Son on yılda üç büyük değişiklik olmuştur: işlemcilerin adeta minyatür boyutlara inmesiyle hesaplama gücünün artması; mobil ve bağlantılı cihazların yayılması sayesinde muazzam miktarda veri üretilmesi ve son olarak da makine öğrenimindeki (ve özellikle belirli sinir ağlarındaki) büyük ilerlemelerden yararlanan yeni tür algoritmaların uygulanmasıyla makinelerin tüm yeteneklerinin artması.20 Erik Brynjolfsson, Andrew McAfee, The Second Machine Age: Work, Progress, and Prosperity in a Time of Brilliant Technologies, New York-London, W.W. Norton & Co., 2014 – ‘birinci’ çağ iş gücü ve makineyi birbirlerini tamamlar hale getiren sanayi devrimi idi  

 

Kamu sağlığı ve teşhis alanında, örneğin kanser araştırmalarında, bu teknolojik gelişmelerin faydaları gerçekten tartışılamaz. Ancak güvenlik ve savunma alanındaki yararları henüz belirsizliğini korumaktadır: özellikle tümüyle otonom silah sistemleri ile ilgili beklentiler, birçok etik, yasal ve operasyonel endişeleri ortaya çıkarmıştır.

 

Silah sistemlerinde ‘otonomi’ uluslararası düzeyde tartışılmakta olan bir kavramdır; konunun kabul edilebilme düzeyi de çeşitli yorumlara açıktır. Bu konudaki tartışmalar diğer sonuçların yanı sıra 2016 yılında Birleşmiş Milletlerde Ölümcül Otonom Silah Sistemleri (LAWS) konusunda bir hükümet uzmanları grubu kurulmasına da yol açmıştır. Ancak bu grup henüz kabul gören sonuçlara erişememiştir; bunun nedeni de ‘otonomi’ kavramının göreceli bir kavram olmasıdır.

 

Gizliliği ihlal edilmiş bir taktik ortamda insansız bir platformun geçerli operasyon aracı olabilmesi için belli bir düzeyde otonomiye sahip olmasının ne kadar hayati bir önem taşıdığına itiraz edecek analistlerin sayısı çok az olacaktır. Ayrıca otomatik silah sistemleri (örneğin kara mayınları) çok uzun süredir mevcuttur ve İsrail’in Dome füze sisteminden savaş gemilerindeki sensörlere dayalı ağır silah sistemlerine kadar bu sistemler sivillerin ve kuvvetlerin korunmasında kullanılmaktadır. Birkaç istisna dışında, mevcut silah sistemleri en iyimser görüşle yarı otonomdurlar. Ayrıca bunlar son derece pahalıdır ve dolayısıyla kolaylıkla gözden çıkarılamazlar.

 

Teknolojik ve operasyonel faktörler hala Ölümcül Otonom Silah Sistemlerinin olası kullanımını zorlaştırmaktadır: hedefi takip etme yetisi giderek kolaylaşırken, yanlış hesaplama riski, tansiyonu yükselten etkiler, ve hesap verme zorunluluğunun olmaması, anlamlı bir insan kontrolü bulunması görüşünü desteklemektedir. Bunların hepsi de yerleşmiş uluslararası silahlı çatışma norm ve yasalarını hiçe sayma potansiyeline sahip sorunlardır. Ancak ilk vuruşun sağlayacağı geçici teknolojik avantajdan yararlanma fikri cazibesi korumaktadır; ayrıca tüm ilgili aktörler oyunu aynı etik ve yasal kurallarla oynamayabilirler.

 

Buna ilave olarak geleneksel askerî alanın ötesinde, son zamanlarda ses ve yüz tanıma teknolojisinde kaydedilen ve ağırlıklı olarak yapay zekȃya dayanan olağanüstü buluşlar tahribatı daha fazla desteklerken giderek daha sofistike hale gelen kötücül yazılım tasarımları daha fazla sabotajı teşvik eder. Bu faaliyetlerin arkasında yatan altyapı ve standartları belirleyebilen devletler stratejik avantaja sahip olacaklardır.

 

Ancak tıbbi araştırmalardaki gibi, yapay zekâ da tespit, patern tanıma ve simülasyon amacıyla kullanılabilir – bunların hepsi terörle mücadele, sivillerin korunması ve afet yardımının yanı sıra silahların kontrolü (izleme ve doğrulama) alanlarında da büyük öneme sahip konulardır. İhtiyaca göre tasarlanmış yapay zekâ uygulamaları gerçekten de daha iyi istihbarat, durum bilinci, analiz ve muhtemelen karar verme yetenekleri sağlayabilir. Yapay zekâ etkili bir lojistik veya teçhizatın kestirimci bakımı gibi iş sektöründeki birçok pratik uygulamada işe yarayabilir; tüm bunlar askeriyede çok önemli rol oynarlar.

 

 

 

Ayrıca uzmanların çoğu yapay zekâ alanı içinde önemli bir ayırıma dikkat çekmekteler. Buna göre, ‘dar’ yapay zekâ tek amaçlı sistemlerle ilgilidir. Yani ‘dar’ yapay zekâ tek bir görevi mükemmel yapabilen, ama önceden bilinmeyen senaryolar veya farklı uygulamalarda tamamen işe yaramaz olan bir teknolojidir. Bunun aksine, ‘genel’ yapay zekâ ise, doğrudan çok sayıda boyutlu görevler yapmak için programlanmadan ve eğitilmeden bu görevleri gerçekleştirebilme kapasitesi ile ilgilidir – bunun henüz erişilmesi zor olan bir yetenek olduğuna inanılmaktadır.

 

Öngörebildiğimiz gelecekte ‘dar’ yapay zekânın potansiyel askerî uygulama yelpazesi gayet cazip görünmektedir. Ancak yapılacak yatırımlar, sınırlı kamu bütçeleriyle finansal riskleri göze almayı gerektirecek ve büyük olasılıkla diğer modernleşme ve operasyon öncelikleriyle karşılaştırılacaktır. Burada da teknoloji bir nimet olabileceği gibi bir bela da olabilir ve geçmişte iş gücünün yerini alan teknolojilerin yardımcı teknolojilerden daha fazla itirazla karşılanması örneğine benzer bir durumla karşılaşılabilir.21 Carl B. Frey, The Technology Trap: Capital, Labor, and Power in the Age of Automation, Princeton (N.J.), Princeton UP, 2019. Ayrıca bkz. Andrea Gilli (ed.), The Brain and the Processor: Unpacking the Challenges of Human-Machine Interaction, NDC Research Paper, no.6, Aralık 2019

 

Geçmişte bazı askerî teknolojilerin ( kimyasal, biyolojik, radyolojik ve nükleer ajanlardan kara mayınlarına, kör edici lazerlerden füze savunma sistemlerine kadar) yayılmasını, üretimini, geliştirilmesini ve konuşlandırılmasını kontrol etme konusundaki uluslararası çalışmaların hepsi birbirinden farklı, fakat birbiriyle örtüşme potansiyeline sahip dört gerekçeye dayanıyordu: bunlar etik, yasallık, istikrar ve güvendi. Yapay zekânın olası askerî kullanımı bu dört açıdan da endişeye yol açmıştı. Bu alanlarda kaçınılmaz olacağı düşünülen silahlanma yarışları ise bazı normların kurumsallaştırılmasıyla yavaşlamış veya hatta durmuştu – bu da çoğunlukla bu teknolojilerin belirli bir olgunluğa ulaşması ve çeşitli uzman grupları (hükümetler ve/veya akademisyenler) tarafından önerilip tasarlandıktan sonra başarılmıştı.

 

Ancak genel amaçlı bir teknoloji olarak yapay zekȃ ve yapay zekȃnın geliştirilmesi ve uygulanması ile uğraşan uzman toplulukları da hayli kendine has niteliktedir.22 Matthijs M. Maas, “How Viable Is International Arms Control for Military Artificial Intelligence? Three Lessons from Nuclear Weapons”, Contemporary Security Policy, cilt 40, no.3, 2019, 285-311

 

Fakat son zamanlarda önemli sayıda ülkenin (örneğin, OECD çerçevesinde) ve IBM, Microsoft ve Google gibi birçok şirketin yapay zekâ için, özellikle de askerî ve etik sonuçları ile ilgili ortak bazı davranış kuralları ortaya atmaları – ve hatta aynen Pentagon örneğinde olduğu gibi kendi ilkelerini kamuya açıklamaları, yüreklendirici olmuştur.

 

Bir başka deyişle, bu yeni teknolojilerde bir silah yarışı olması riskinin varlığı inkâr edilemez. Bunun yanı sıra da yapay zekânın hiçbir ayırım yapmadan kullanılmasının istenmeyen sonuçları konusunda Henry Kissinger, Stephen Hawking ve Elon Musk gibi bazı kişilerin de dile getirdiği daha genel bir endişenin var olduğu da inkâr edilemez. Ancak bu teknolojilerin hâlâ daha az yıkıcı uygulamalara kanalize edilebileceği ve sonunda zehirli gaz veya uydulara karşı savaş silahları ile aynı kategoriye girecekleri umudu da mevcuttur – ve bu durumda en güçlü devletlerin en azından birbirlerine askerî olarak saldırmaktan kaçınacakları, daha zayıf devletler veya devlet dışı aktörlerin olası saldırılarının ise etkisiz kalacağı düşünülmektedir.

 

Bu yazı NATO REVIEW dergisinin internet sitesinde yayınlanan 05 Mayıs 2020 tarihli Dr Antonio Missiroli’ne aittir. NATO REVIEW dergisinin online sitesindeki alıntı uyarılarınca ilgili site kaynak olarak gösterilmiştir. ActaFabula’nın editöryel görüşlerini yansıtmamaktadır. 

Actafabula Newsletter